feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2014 Perşembe

İmam Fatıma ve eşi El Kâsâni


Hanefî Fıkhında Cuma namazının şartları ile alâkalı bir bölümde, şehrin tarifi veriliyordu. Tarifin bir yerinde, yöneticisi kadın olan şehrin 'şehir' olmayacağı yazıyordu, ama 'qîle' olarak gelen bir görüşte ise, 'kadın yöneticisi olan bir şehrin de şehir olabileceği' hükmü vardı. Zira o kadın yönetici imam tayin edebilir, kadıları görevlendirebilirdi. Bunlar için erkek olmasına gerek yoktu. Tabi Hanefi Mezhebinin genelinden ayrılan bu görüşü ve sahibini merak ettim. Ve şöyle bir bilgiye ulaştım:

İmam Kasâni, hocasının 'Tuhfe'tul Fukuha' isimli eserini şerh etmiş, bu eserini çok beğenen hocası Semerkandî, pek çok tâlibi bulunan kızı fakihâ Fatıma'yı kimselere lâyık görmezken bu talebesine lâyık görmüş. Kızı de mehir olarak bu eseri istemiş, yani Bedâiu's-Senâî'yi. Evlendikten sonra da bir hususta fetva verecekleri vakit, Üçü (baba, kız ve dâmad) toplanır, ve öyle fetva verirlermiş. (ben de şuradan gördüm). Acaba İmam Semerkandî ve İmam Fatımâ şerhteki bu görüş hususunda ne düşünmüştür? Semerkandî bu görüşü okuyunca kızına düşman olmayacak birini buldu diye sevinmiş midir? Cevabı nedir bilmiyorum ama Allah bunun gibi hocalarımızı bu devirde de nasib eylesin bize.

10 Nisan 2014 Perşembe

Entecilik

Bir iki ay kadar evveldi, rüyamda ak sakallı bir dede görmüştüm, olayı bir kaç yerde anlatmıştım, ama burayı okuyan varsa (sayıları çok az, biliyorum :ı) diye bir kez daha anlatacağım. 

Bu dede, erkekleşme, erkekliğe özenme manasında 'entecilik' tabirini kullanarak bana öğüt veriyordu (öğüdün içeriğini hatırlamıyorum, fakat dedenin bu enteciliği hoş karşılamadığı aklımda kalmış). Bilenler bilir, 'ente' Arapça'da erkekler için kullanılır. 'Entecilik' de, bir nevi erkeklik taslamak, erkek gibi olmaya çalışmak manasına geliyor (rüyadan yorumladığım kadarıyla). Derken, geçenlerde bir gün Nahiv âlimi olan bir zattan (kendisine seydâ diye hitâb ediliyor) konu ile alâkalı olarak şunu öğrendim: Kurân-ı Kerim'de sadece bir yerde özne (fâil) müennes/dişil olmasına rağmen fiil/yüklem müzekker olarak gelmiş. İşte bu yer de Yusuf Suresi - 30. ayetmiş. Ayet-i Kerime'de bir kadın topluluğundan bahsedilmekte. Fakat 'dedi/dediler' manasında olan fiilin "qâlet" şeklinde müennes olarak zikredilmesi lâzımken, bu ayet-i kerime'de müzekker hâli olan "qâle" şekliyle gelmiş. Bunun sebebi ise bahsedilen bu kadın topluluğunun 'erkeksi' davranış sergilemeleri, bir nevî erkekleşmeliriymiş. Seydâ'yı dinleyince birden münevverlendim ve rüyamı hatırladım, pek sevindirik oldum. Şimdi âyetlerin manasını koyayım, sonra bir iki laf daha edeceğim kısmetse. Evvelâ Ömer Nasûhi Bilmen çevirisi:

"Ve şehirdeki birtakım kadınlar dedi ki: «Azîz'in refikası, genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş. Muhakkak ki, onun yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi parçalamış. Şüphe yok ki, biz onu elbette bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz." Ömer Nasuhi Bilmen Yusuf-30

Bu meál bir kaç tanesi içerisinde en sevdiğim olmasına rağmen, aradığım manayı (erkekleşen kadın topluluğunu) tam vermemiş. O sebeple bana oldukça kaba gelen, ama beri yandan da aradığım manayı ancak verebilen bir meál'i daha koymak istedim:

"Şehirdeki bazı kadınlar, "Aziz'in karısı uşağıyla düşüp kalkmak istemiş, ona sırılsıklam 'aşık olmuş. Belli ki kadın iyice azmış" diye dedikodu ettiler." Mustafa Öztürk 

Bu çeviri, erkekleşen kadından ne kastedildiğini ve müennes bir fiil/yüklem yerine müzekkerinin getirilmesinin sebebinin ne olduğunu daha iyi kavramama vesile oldu. İkinci meál'de de görüldüğü gibi, bu kadınların gıybet ederkenki laf atış tarzları bir kahvehâne ortamını çağrıştırmakta: sanki mahallemi erkekleri toplanmış ve mahallenin gözdesi hakkında ileri geri konuşurmuş gibi bir ifâde biçimleri var. İşte bu yüzden erkeklikle nitelenmişler, Allah'u á'lem.

4 Nisan 2013 Perşembe

Kavvam


"Kavvam, boyu posu güzel, yakışıklı olan. Bir işe kefil olan. İşlere iyi bakan, ilgilenen." Hep "İslam ve Kadın", "İslam'da Anne" gibi mevzular konuşulur da "İslam ve Erkek", "İslam'da Baba" gibi konu başlıkları pek görmeyiz. Genelde İslam = erkek gibi algılandığı için herhalde ekstradan başlık açma gereği duyulmuyor ama ben bugün kavvam'ın üstünde duracağım. Klasik olarak kavvam genelde kadından daha üstün olmak anlamlarında kullanılıyor, burada üstünlüğü daha sorumululuk sahibi olmak diye tefsir edebiliriz esasında ki kavvam kelimesinin manası buna müsait. Sorumluluk da ele alınırken genelde erkeğin cihad yapması, kadını koruyup kollaması, geçimi temin etmek gibi sebepler açıklanır da iş çocuklara geldi mi kavvamdan esame okunmaz ve belediye seminerleri başlıkları "iyi bir anne için neler gerekli?" tarzında olur. Oysa İslami bir aile geleneği içinde annenin evladına karşı tek sorumluluğu onu 'doğurmak'tır. Başka hiç bir şey yapmasa bile çocuk annesinin hakkını ödeyemez, zira kadın hem anne olma potansiyeli yüzünden her ay çektiği eziyetle hem de hamilelik sırasındaki zorluklarla yeni bir varlığa sebep olma sorumluluğunu yerine getirmiştir. Ötesine karışmak zorunda değildir; ne emzirmek ne eğitmek.

Erkekse baba olana kadar nesebini devam ettirmenin hiç bir zorluğunu çekmemiş ve hatta bunun zevk yönünden faydasını görmüştür. O halde muhtaç olan bir varlığın yaşamını sürdürmek onun sorumluluğundadır. Bu yüzden karısı emzirmek istemese de süt annesi tutmalı, çocuğunu eğitmelidir. Mirastan kadının iki katı pay alması da bu yüzdendir. Kavvamlığı sadece ekonomiye hapsetmemek, gerçek sorumluluk sahibi olmak cinsinden ele almak gerekir. Bakalım o zaman kaç erkek çocuk isteyecek, kaç erkek birden fazla eşe sahip olmak isteyecek? Dahası Belediye, tez elden İslami bir aile için kolları sıvamalı 'İslam'da iyi bir baba nasıl olmalı?' seminerlerine başlamalıdır. Ama erkeğin işine gelir mi bu hiç? Kavvamı tam ele aldığımızda kadın doğurunca özgürleşirken erkek bağımlı hale gelecek. Hem doğumdan evvel hem sonra var olan özgürlüğünden kim vazgeçmek ister ki? Çocuk bakma sorumluluğu altında erkek ezilirken bu sefer kadın mı rahatlasın? Kavvamlığı kadını baskı altına almak için meşru görürken iyi de bu sorumlulugun altından kim kalkabilecek?

21 Kasım 2012 Çarşamba

Tekrarın Sıkıcılığı

Bir kişi hangi şeyleri tekrarlamaktan zevk alıyor, hangilerinden de çabuk sıkılıyorsa karakteri de yavaş yavaş ona göre şekilleniyor veya karakteri bu tekrarlardan hangisine uygunsa o konuda daha derinleşebilmesine olanak sağlıyor. Hatta kabiliyet dediğimiz özellik de kişinin o alanda ne kadar tekrar yapabileceğine bağlı olarak gelişiyor.

Son zamanlarda, ara ara aklımı kurcalayan bir düşünce oldu bu ve kendimi izlemeye aldım, hangi tekrarlardan hoşlanıyorum, hangilerinden hoşlanmıyorum diye. Farkettim ki, bir şey eğer onu tekrarlarken bende en azından yeni bir duygu oluşturuyorsa veya huzur sağlıyorsa onu seviyorum. Mesela kitaplar, filmler, oyunlar bir şekilde beni sıkarken, Kuran-ı Kerim ve yemek pek sıkmıyor, yokluğu dert oluyor hatta içime. Yine belli bir tekrar sonucunda yeni faydalar sağladığımda (her ne kadar başlangıçta sıkılsam da) o şeyi tekrarlamaktan zevk almaya başlıyorum, spor ve ibadet de buna örnek olabilir benim için. 

Acaba dine ait kurallar veya herhangi bir şey ruhun ve bedenin bu tekrara ne kadar ihtiyaç duyup duymadığıyla alakalı olarak seviliyor veya anlamsız geliyor olabilir mi? Ama bunu anlamanın bir yolu da biraz sebat etmek sanırım, bir şeye başladığımızda her ne kadar fena biçimde sıkılsak da azimli olup bir süre devam etmemiz ve kendimizi gözlemlememiz gerekiyor, çünkü tekrarın sonucunda elde edeceğimiz semere bize o tekrarı sevimli gösterebilir. Bir yöntem de tekrarladığımız şeyde doyuma (veya zirve noktasına) çıkmamaya özen göstermek. Yemek mi yiyorsun; kendini kaybedip tıka basa doldurmaktansa boşluk bırak, böylece her bir ögünü iştahla bekle. İbadet mi yapıyorsun; belli anlarda feyiz geldiğinde kendini tamamen kaptırıp her şeyden kopmak yerine zirveye ulaşmadan kes ki diğer vakitler devam edesin. Ve bir gün gelir bir de bakarsın ki o ibadeti devamlı yapmayı iple çekmişsin (1). Yani tekrarın sıkıcılığından kurtulmanın en mühim reçetesi araya mesafe koyup biraz özlem duymak ki bu uzun ilişkileri (arkadaşlık, aile vs.) sürdürebilmenin de en temel yolu bana kalırsa.

Öte yandan çocukluğumuzdaki ilk isyanın bu sıkıcılığa alışmayı reddetmek üzere olabileceği geldi aklıma. Yetiştirilmek veya eğitim de hayattaki sıkıcılığa karşı bir kalkan görevi üstlensin diye üretilmiş olabilir, ama bu abartıldığı için zamanla sıkıntının bizzat kaynağı olmaya dönüşmüş ve çocuğun buna karşı kendince yöntemler keşfetmesi yerine tek yolun bu olması gerektiğine dair baskı oluşturmaya başlamış (bu iyimser yorum tabii, belki de baştan beri o yola sokulmaya çalışılıyoruz). Velhasıl sıkılmayalım diye ürettiğimiz mücadele biçimlerinin bizzat kendisi de sıkıcı olabiliyor. O yüzden ben kendi mücadele yöntemimi paylaştım, biz biz desem de genele pek uyar mı onu da bilmiyorum.

(1) Mesela kadınların adet döneminde ibadete (namaz) ara vermelerinin (bunu ille zorunlu olarak kabul etmek yerine, adete özgü bir ruhsat verilmiş desek de farketmez) bir artısı, ibadet etmeyi özlemelerine sebep olması bence. Böylece kendisini daha rahat gözlemleyip ibadetin neler hissettirdiğinin daha farkında olabiliyor, bu da ibadetin değerini anlamasına yardımcı oluyor. O yüzden adet olup da ibadetten uzak kalmayı eskiden bir eksilik olarak görürken, şimdilerde yaratıcı tarafından bahşedilmiş bir hediye olduğunu düşünme eğilimindeyim. Ve kesinlikle bu yüzden kadının takvasının eksik kaldığını sanmıyorum, tersine adet sancısı ile bu özlemin birleşmesi imtihan açısından seviye atlattırıyor bile olabilir.

22 Aralık 2011 Perşembe

Şifahi Kültür ve Kadın

Evvela şu linki okumanızı öneririm, çünkü benim burada toparlayabileceğimden daha güzelce özetlemiş, ben o yazıdan hareketle aklımı kurcalayan bir kaç şeye değineceğim.

İlk olarak, Ahmet Yaşar Ocak 'Alevi ve Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri' isimli kitabında bahsediyordu: İktidar bilgiyi yazıya geçirerek devam ettirirken iktidarın dışladığı, ötekileştirdiği kesimlerse bilgilerini ancak şifahi yolla aktarabilirmiş (tabii keyiflerinden değil, iktidarın araçlarına sahip olamadıkları için). Bilginin yazıyla muhafazası ise iktidarın tekeline kaldığı için muktedir yerini daha da sağlamlaştırabilmiş ve bilginin bu sürekliliği onun uzun yıllar ayakta kalmasına imkan tanımış.

Peki buradan hareketle erkek ve kadının bilgi aktarımlarındaki ayrıma değinsek nasıl olur? İyi olabilir bence, çünkü bilgiyi yazıyla aktarabilen hep erkek olmuşken kadının payına şifahi yol kalmış. Bunu tercih mi etmiş, yoksa yazıya dökebilmesi için gerekli araçlardan (öğrenim en basitinden) yoksun mu kalmış? Bana ikinci yol daha olası geliyor. Elbette bilgi şifahi yolla aktarıldığında kurumsallaşamıyor, iktidar kuramıyor ve belki de nasıl bir sürekliliğe sahip olduğunun farkına varılamıyor. Ama şifahi yolun mühim bir özelliği bence kurumsala göre hayatımıza çok daha fazla işlemesi, bir kültür oluşturabilmesi. Bu davranış biçimlerimize kadar işlediği için farkına varmıyoruz.

Kadının tarih içinde oluşturduğu bilgi de böyle bence. Kurumsal değil, bir edebiyat/felsefe/bilim oluşturamamış ama günlük hayatımıza, davranışlarımıza, kültürümüze aslında pek de farkedemediğimiz kadar işlemiş. Hele babannemi/anneannemi dinlerken şifahi kültürü nasıl güzel aktarabildiklerine, günlük karşılaştığımız her olayı eskiden kalma deyimlerle, hikayelerle nasıl kıyaslayabildiklerine şaşarım. Ve bu kıyas tam cuk diye oturur, geçmişle bir bağ oluşturur. Belki (benim karşılaştıklarım arasından genelleme yaptığım için belki diyorum) kadınların (kısmen eskilerin) erkeklere göre daha tutucu olmaları da evvelkilerin bilgilerini kültür içerisinde oluşturabilmeleri, günlük hayatı kurarken çok daha geçmişle bağlantı kurmalarıdır. Ellerindeki araçlarla üretebildikleri bilgi, geçmişin şimdiye taşınması ve yeniden üretilmesi yüzünden, mazi erkeklere oranla daha fazla anlam taşıyor olabilir kadınlar için.

Kadın bilgisini bu şekilde şifahi yolla aktaragelirken, belki bulunduğu hale pek de itiraz etmezken (1) tarihin bir dönemecinde bir şey oluyor ve erkeğin tekelinde olmuş bilgi alanlarına müdahil olmaya çabalıyor (en azından eskiye oranla daha örgütlü bir şekilde dillendiriyor bunu). Niye bu yarım akıllılar pek rasyonel olan bilgiye talip olmaya başlıyorlar bu dönemde? Niye kadınlarımız evlerinde kendi akıllarına uygun bilgilerle uğraşmıyor da kalkıp modernizmin kucağına düşüp kirleniyorlar, değil mi? (2) Benim aklıma şöyle bir olasılık geliyor:

Aslında kadının ürettiği şifahi bilgi yukarıda değindiğim gibi pek görünür değildi ve bu yüzden bence tarihin hiç bir döneminde pek itibar edilmedi (erkeğin ürettiği yazılı bilgi kadar). (3) Bunu niye belirtiyorum? Çünkü birazdan yazacaklarımı "kadın eskiden kıymet görüyordu da modern zamanlarda görmemeye başladı" şeklindeki bir algıdan hareketle yazdığım zannedilmesin. Evet, arada bir fark vardı ama bu fark erkeğin kadına ve onun ürettiği bilgiye değer verip vermemesi yönünden değil, daha çok kadının kendi ürettiğinin farkında olup olmaması yönündendi bence. Modern öncesi zamanda kadın toprak ve doğayla daha iç içeydi ve emeğinin semeresini (şehirli zengin kesimi saymazsak) topraktan çıkan mahsullerle gözlemleyebiliyordu. Ayrıca doğa ile iletişiminin daha zengin olduğunu ve bu iletişimle edindikleri bilginin de kendilerini daha tatmin ettiğini söylersem yanlış olur mu acaba? (4) Modern zamanın beton yapılı şehirleşmesinde ise kadın eskiye/doğaya ait bir iz bulamamış ve dört bir yanı erkek üretimi olan bilgi, teknoloji, tarih ve mimari eserle örülmüş. Tamamen erkeğin inşa ettiği, onun tarihi olan bir alanda kendine yabancılaşmış. Zaten pek değer görmeyen şifahi kültürü (kadının tarihi de diyebiliriz buna) artık toprak ve genel olarak doğadan da soyutlanmış, doğayla iç içeliği hasar görmüş ve ev içi emeği, üzerine fiyat biçilmediği için iyice değersiz hale gelmiş. Başka bir zamanda değil de bu zamanda kadının, erkeğin tekelinde olan alanlara hamurlu ellerini uzatması ve yazılı bilgiye talip olması (kuşkusuz ekonomik sebeplerin yanında) artık kendisine aktarıla gelen kültür ve üretimi eskiye oranla çok daha az hissetmesi ve muktedirin bilgisinin onu gittikçe boğması da olabilir. Nefes alabilmesi için müdahil olması gerekiyordu ve o da bundan geri durmadı.

Son olarak, değinmek istediğim bir konu da erkeğe ait kabul edilen rasyonel/tarafsız bilgiye karşı kadının duygusal ve taraflı bilgi ürettiğine dair algıyı sorgulamak idi. Ama bu yazıyı fazla uzatır diye o konuda ayrı bir yazı düşündüm. Kısmetse olur o da (üzerinde düşünmem lazım hem).


(1) Veya itiraz etse de yazıyla aktarabilme şansı olmadığı için biz bilmiyoruz.

(2) Daha çok Ali Bulaç ve şürekasının kadını modernizmin kötülüğünden kurtarıp geleneksel ve muhteşem ötesi rolünü sürdürmesi yönünde teşvik etmelerine benzer bir şey kurayım diye yazdım, aman ciddi olduğum sanılmasın.

(3) Kadının aklının kısalığına dair mühim bilgileri tefsir, fıkıh, felsefe ve edebiyat kitaplarında (tarihleri epey eski olanlarında da) bolca görebiliriz, bu tutum Batı'ya has bir şey de değil hem (tasavvuf geleneğinde farklı tutumlarla karşılaşmak daha olası ama, olumlu manada. Buna dair de bir araştırma iyi olur aslında).

(4) Bu dediğime örnek olarak günümüzde köydeki Hes'leri protesto eden kadınlar aklıma geldi. Karadeniz köylerinde, Erzurum'da kadınların güvenlik güçlerine karşı nasıl canlarından bir parça gidiyormuşcasına direndikleri geçiyor gözümün önünden. (Bu videolardan birinde kadınlar erkeklere göre daha bir canları gidiyormuşcasına direnmişlerdi hatta, hatırlıyorum. Niye acaba?) Şimdilik bulabildiğim bir videoyu koyayım: http://www.nethaber.com/video/13853/kadinlarin-hes-direnisi-polise-kabus-oldu.html 


7 Ekim 2011 Cuma

Fotoğraf Üzerine

Prenses'e Mektuplar'daki şu yazıyı okuyunca fotoğraf üzerine düşünmeye başladım, bari iki gram düşünüyorum, heba olmasın da bir şeyler yazayım dedim. Gerçi Kant'ın felsefesiyle ilgili bilgim bu yazı ve bir kaç sözlük maddesinden oluşuyor, yanlış anlamış olabileceğim bir şey üstüne yazma riskine giriyorum (cahil cesur olurmuş ya, o hesap). Yanisi şu, yazı pek de Kant'la alakalı olmayan bir yerden başlayıp çok zıt olduğu bir tarafa varabilir, bilemiyorum.

"Gerçeklik" algımızı oluşturan araçlardan biri gözlerimiz diyebiliriz sanırım. Görebildiğimiz şeylere kesinlik atfeder ve var olup olmadıkları hususunda pek şüpheye düşmeyiz. Ancak görüntüye baktığımız sürece olur bu, gözlerimizi kapadığımızda o kesinlik gider ve yerini farklı şeyleri kendisine eklemlediğimiz yeni bir görüntüye/hayale bırakır. Faraza sevdiğimiz bir insanın gülüşünü çağrıştırıyor diye aslında ona uzuvları cihetinden pek benzemeyen (tabi benzememesi kendi algımıza göredir) birini, sırf gülüşünden dolayı sevdiğimiz o ilkine benzetiriz. Sonunda gözümüzü kapadığımızda artık o iki farklı kişi, sadece gülümsemeleri birbirine benziyor diye içiçe geçmiştir (birinin kaşını, öbürünün dudaklarını alıp ortya yeni bir görüntü çıkarabiliriz de zihnimizde).

Konuyu fotoğrafa işte bu "gerçeklik" algısı üzerinden bağlayacağım. Çünkü fotoğrafın iddiası gerçeği belgelemek bir bakıma. Bu iddiaya rağmen aslında fotoğraf, gözle birlikte diğer duyu organlarımızın yorumladığı şeyleri, göze benzetilerek üretilen (ama pek de aynısı olduğunu söyleyemeyeceğimiz) bir mercekle, bu sefer iki boyuta indirgeyerek yorumlar veya belgeler ("inception gibi, he?" desem fazla mı kaçar ki?). Bir sonbahar ikindisinde, grimsi ve hareketli bulutları rüzgar eşliğinde izlerken zihnimizin bunu algılamasıyla, o bulutları fotoğrafladığımızda algıladığımız pek birbirine benzemezler, hatta fotoğrafı kimi zaman yabancılarız. Belki bunun sebebi o anı yaşarken gözümüzle birlikte başka duyu organlarımız da işin içine dahilken, fotoğrafınkinin çok daha indirgemeci olup basit kaçmasıdır. Peki etrafımızda olan biteni yorumlamak için beş duyu organımız değil de daha fazlası olsaydı, o zaman şimdiki araçlarla (görmekti işitmekti vs.) algıladığımız "gerçeklik" daha basit kaçmaz mıydı? Yani tıpkı fotoğrafta olduğu gibi bizim duyu organlarımız bizi kısıtlıyorsa, yapabileceğimiz ne olabilirdi? Daha duyarlı farklı organlar geliştirmek veya tasarruflu olacaksak elimizdekilerinin algısını yükseltmek belki. Sanırım budistler veya mutasavvıflar da yıllar süren perhizlerle, halvetlerle bunu yapmaya çalışıyorlar. (Schopenhauer İstenç/istem'i algılamak için kendimize dönmeliyiz derken bunu mu kastediyordu dersem çok mu kafadan sallamış olurum? Bilenler bir el atıverse pek makbule geçer :)).

***

Gözümüzle algıladığımız ile, fotoğrafla algıladığımız arasındaki farka en güzel örneklerden biri de bedenimiz olabilir. Kaç kişiden duymuşumdur "fotoğraflarda gerçekteki gibi görünmüyorum" cümlesini, bilmem. Oysa iki boyutlu olan fotoğrafa bu kadar şüpheci yaklaşırken, aynadaki yansımamızı neredeyse kesin olarak kabul ederiz (gerçi bu ayna beni çirkin gösteriyor diye bir cümle de yok değil). Ne olursa olsun, fotoğrafı aynadakine oranla daha geri planda, daha bize uzak kabul ediyoruz. (Acaba gözlerimiz fotoğraf makinesindeki merceği mi kıskanıyor, üzerime kuma mı geldi bu ne diye?) Ya da fotoğraf aynaya oranla daha yeni olduğu için öyleyiz. Belki genel olarak internette, daha özel olarak sosyal medyada fotoğraflar aracılığıyla bu kadar görünür olmuşken; fotoğraflarımızı esas, aynadaki görüntümüzü ise yanlış olarak yorumlamaya başlarız. 

Görünürlük demişken, belki şu hayattaki kadim hüzünlerimizden birine deyinebiliriz; kendimizi algılayamazken diğer her şeyi en ince ayrıntısına kadar tarayıp inceleyebilme imkanımız. Ve elbette diğerleri tarafından nasıl algılandığımız. Ayna veya fotoğraf bu merakı dindirmek için bulduğumuz birer çare ama ne yazık ki bu hüznümüzü geçirmek yerine daha da arttırıyor. Çünkü yansımamızı göremiyorken kıyas için uğraşmayız, sadece inceleriz. Oysa yansımayla gelen şey diğerleriyle bitip tükenmeyecek bir kıyas ve o kıyas fotoğrafla birlikte çok daha evimize ulaşır oldu. 200-300 yıl evvel kendimizi sadece yanımızdakilerle kıyaslıyorken artık dünyanın her ucundan insanlarla (daha doğrusu fotoğraflarıyla) kıyaslıyoruz. 

Şirketler de reklamlar aracılığıyla esas bu kıyaslamamızdan yararlanmıyor mu? "Bak gerçek insan şöyledir, onun gibi olmak elinde! Sadece şunları satın al, şu ameliyatlardan geç yeterli." tarzındaki bombardımanlara bu kıyaslayabilme vesilesiyle tabi tutulmuyor muyuz? Çağımızın ibadethanelerinden güzellik merkezlerinde en çok gözlemlenebilir bu, "memnun değilsen kıyas ettiğin o güzele benzeyebilirsin, çünkü her şey senin elinde." Aynaların olduğu devirde çirkinlik hakkımızken (Allah vergisi), fotoğraf çağında gelişen teknolojiyle bu hak elimizden alındı, artık çirkinlik kendi suçumuz kabul edilir oldu.

Bu son yazdıklarım kadınlar özelinde gibi duruyor değil mi? Oysa erkeklerin de derin bir nefes alabilme gibi bir lüksleri yok artık. Zira görünüme yatırım yapan şirketler, kadınlardan hariç yeni bir profil olarak erkekleri dahil ettiler bünyelerine. Artık görüntülü kıyasın kıskacına, tarihin hiç bir zaman diliminde olmadıkları kadar dahil edildi onlar da. Biz aynalardan alışmıştık kıyasa, erkekler ise biraz sudan çıkmış balığa dönecekler ama ne olduklarını anlamadan aradaki farkı çabuk kapatabilirler de. Siz erkekler, evet evet siz. Hoş geldiniz bu pek muhteşem kıyas dünyamıza. 

1 Eylül 2011 Perşembe

"Eski Zaman Kadını Mutluydu" Miti

"Eski zamanda kadınlar mutluydu, şimdi eşit ama mutsuz." diye bir laf dolanır oldu son zamanlarda veya benim yeni yeni dikkatimi çekmeye başladı. Acaba bir tek ben mi çok ciddi sorunlar görüyorum bu cümlede diye düşündüm. Şöyle bir takım sonuçlara ulaştım:

Evvela, önyargılı bakmayanların farkedebileceği gibi bu bakış açısı çok büyük bir genelleme içeriyor. Sanki şimdiki zamanda yaşayan dünyadaki tüm kadınları derinlemesine tanıdıkları yetmiyor, bir de o yelpazesi pek geniş, "geçmiş zamanın kadınları"nın da iç dünyalarına vakıf oluyorlar. Hele başka konular hakkında güzelce yazan insanların böyle indirgemeci bir bakışı nasıl edindiklerini aklım hayalim almıyor, üzülüyorum çok.

Eğer sorun, modernizmin tasavvurundaki insansa bunu kadınlara ve kadınların hak arayışına tahsis etmek niye? Eğer bir kötülük varsa bu hak arayışının kötülüğünden çok, modernizmin başka tahakküm biçimleri getirmesinde değil midir? O halde şimdiki zamanın olumsuzluklarını göstermek için illa da geçmiş zaman nostaljisi yapıp onu yüceltmeye ne gerek var ki? Ve bunu yaparken geçmiş zamanın en iyi örneğini, mutlu olduğu iddia edilen kadını alıp şimdiki zamanın en kötü örneğini, mutsuz kadınını karşılaştırmak nasıl hakkaniyetli bir duruş olabilir? Bu söylemin altında modernizmin sorunlarından daha çok şöyle bir koku alıyorum ben; "Eskiden kadın kocasına tabi idi. Tabi olmanın, onun fıtratı gereği olmasından mütevellit kocasını mutlu edince, geleneğin içerisinde kalınca o kadın mutlu oluyordu. Şimdi artık fıtratını değiştirdi, o yüzden de mutsuz. Yeniden bize (erkeklere) tabi olsunlar, mutlu olurlar." Oysa ki benim görebildiğim çok daha başka. Şimdi anlatacağım ama bu paragraf uzadı, yeni paragraf açayım da orada anlatayım azıcık.

Mutsuzluk veya mutluluğu eski ile karşılaştıramam, çünkü şimdikine dair kendi gözlemlerimden yola çıkarak bir genelleme yapacak olsam da geçmişe dair çok daha az veri, gözlem var elimde. O yüzden eski zamandaki kadının mutlu olduğu düşüncesini şimdilik bir kenara bırakıyorum ve günümüzde herkesin pek yakındığı mutsuzluğun kaynağına bakıyorum. Gördüğüm en mühim şey (çok genelleme olacak yalnız, yanlışlanabilir bir gözlem bu dediklerim) tatminsizlik. Her şey, kültür, giyecek, yiyecek ve arzular; tükenmesi ve o anda mutlu etmesi gereken şeyler ama hepsinin bir sonu olduğu için çabuk bitiyorlar ve bu da tatminsizlik oluşturuyor bizde. Yalnız başımıza kaldığımızda sıkılmaya başlıyoruz. Ayrıca şehir hayatı çok kalabalık, keşmekeşli, gürültülü olduğu için çok çabuk yoruluyoruz. Bu kadını, erkeği, çocuğu, herkesi etkiliyor. (Yani o tatminsizliği aşamazsa, aile içinde yaşayan kadın kocasıyla eşit olmayıp ona tabi olsa da mutsuz oluyor.) Eğer sorun kadının dışarıda çalışması ise, bunda da yine suç eşit haklara sahip olmak değil, genelde çalışma koşulları ve istemediği işlerde (çoğu kere erkeğin yarı ücreti karşılığında) sırf para kazanabilmek için çalışması oluyor. Öte yandan evin içinde kalınca da çalışması lazım, kendini tekrar eden çalışma yorabiliyor insanı, dışarıdaki işten farklı olarak bitmeyen mesai çok sıkıyor. Mesela beni tekrar eden her türlü iş mutsuz ediyor (ev işi de dahil), bedensel olarak tembel bir varlığım. Bir tek oturayım, okuyayım, bir şeyler çiziktireyim, arada biraz gezeyim yetiyor mutlu olmak için. Bilgisayar ve internet farklı tarzda üretim (pek iyi olmasa da) yapabildiğim ve farklı kimselerle tanışabildiğim, onların fikirlerinden etkilenebildiğim bir yer ve internetim olduğundan beri kendimi çok daha yeterli ve iyi hissediyorum (ama internete bahçede girmeyi seviyorum mesela, binadaki sıkışık apartmanlarda değil). Eski zamanda olsam ne olurdu bilmiyorum ama içimdeki bu merak o zamanda var olsaydı çok daha mutsuz olacağımı düşünüyorum. (Şimdi dahi düşüncelerimin kısıtlandığını hissediyorum, burada dile getirebildiğim her şeyi kendi kimliğimle dile getirmem çok zor oluyor.)

İşte bunlar yüzünden mutsuzluğu, sırf modernizmden sonra çıktı diye eşit hak talebine bağlamak mantıklı gelmiyor bana. Modernizmin pek çok kötülüğü vardır, kötülüğünü iyi diye de gösterebilir ve kabullendirebilir bize (tam bir modernizm eleştirisi yapabilecek bir konumda, bilgide değilim aslında, o yüzden kesin ifadeler kullanmıyorum). Mesela modernizmin açtığı yoldan ilerleyen kapitalizmin her şeyi fabrika usulü seri üretime bağlayışı ve medyasıyla, modasıyla kalıplaşmış bir güzellik, özgürlük ve yaşayış tarzıbı dayatması eleştirilecek şeyler bence. Mesele ne tek taşımı kendim almak ne de başkasının alması, kapitalizmin onu alma zorunluluğunu bana hissettirmesi. (Bu konuyu da daha detaylı ayrı olarak yazarım.) Ama bütün bunlar, modernizmden sonra gerçekleşen hak talepleri kötüdür anlamına gelmiyor ve belki modernizm/kapitalizmin o kötülükleri pek çok harekete vesile oldu bu yüzden. Hatta anarşizm ve feminizmi modernizmin güzellikleri olarak görüyorum (bu ikisinin birleşimi de tatlı geliyor çok). Modernizm eleştirisinde yine en çok anarşist akımlarda var olanları haklı görüyorum. Daha doğrusu anarşizmin her yönden tahakkümü sorgulama biçimleri ilgimi çekiyor (buna erkeğin kadın ve tüm insanların da diğer canlılar üzerinde hakim olmasının "doğallığının" sorgunlanması da dahil).

Son olarak bir soru ile bitireyim, eski zamanda kadın mutluydu deniyor ya. Peki mutlu insan başkalarına zulmetmekten hoşlanır mı? Bana hoşlanmaz gibi geliyor. O halde bu topraklarda "kaynana" sorunu nasıl böylesine köklü yerleşebildi? Nasıl mutlu bir insan gelinini yakabilir? (kaynana sorunu ile ilgili şurada bir şeyler yazmıştım, ne demek istediğimi merak edenler bakabilirler.)

Not: Özet geç piç diyenler için gelsin. Kadının eski zamanda mutlu olduğunu söylemek çok fazla veriye dayanmadan çok büyük bir genelleme içerir. Ben bir kadın olarak eski zamanda kadınların mutlu olduğu iddiasını açıkçası istihzalı karşılıyorum. Buna karşılık şimdiki zamanda bize dayatılan kalıpların da sorunlu olduğunu ve eskisinden çok daha iyi bir yerde olduğumuz iddiasını tam kabullenmiyorum. Sorunlar hala çok fazla ama bunun çözümü eskiye dönmek değil, var olandaki sorunları halletmek ve onu dönüştürmek.