islami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2014 Perşembe

Levlâke Levlâke

Bir gün Akâid dersinde talebelerden birisi 'levlâke levlâke, lemâ haleqtul eflâke' hadis-i kudsî'sisinin sıhhatini sormuştu, daha sonrasında da manayı biraz olsun idrâk edebilmemiz için mülahaza etmiştik. İsnâd olarak kuvvetli olmayan bir hadis diye biliyorum, o sebeple isnâdı üzerinden değil de başka bir ayetle manası yönünden açıklamaya çalışmıştım o gün:

"Levlâke levlâke, lemâ hakeqtul eflâke: Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım." Ve Zariyât Suresi 56. ayet-i kerîme: "Ben insanı ve cinni bana ibadet etsinler, (büyüklerimizin tefsiriyle) 'beni bilsinler' diye yarattım." Yani, Allah'ı bilmek ancak ona kul olabilmekle mümkündür, kulluğun alâmet-i fârikası ise ibadettir. İnsan Allah'a ibadet etmesi, onun ne kadar yüce bir yaratıcı olduğunu müşahade edip tefekkür etmesi ve kulluğunu bilmesi için yaratılmıştır. Kulların en hayırlısı ise 'kul gibi kul' olan, örnek almakla emrolunduğumuz Resulullah (s.a.v)'dir. O halde insan türü onun gibi bir zâtı, yani kulu içinde barındıracağı için, âlemse insan için yaratılmıştır. Diğer kullar da onun gibi kul olmaya yaklaştıkça sevilmiş ve yaratılış gayesine ulaşmıştır. 


Evet, hadis-i kudsî'yi bu mana ile düşününce birazcık idrâk edebildiğimi düşündüm ama yine de 'sen olmasaydın' şeklindeki bir cümlenin Allah'ın sözü olup olmayacağı hususunda tereddüdüm var, Allah'u a'lem.

İmam Fatıma ve eşi El Kâsâni


Hanefî Fıkhında Cuma namazının şartları ile alâkalı bir bölümde, şehrin tarifi veriliyordu. Tarifin bir yerinde, yöneticisi kadın olan şehrin 'şehir' olmayacağı yazıyordu, ama 'qîle' olarak gelen bir görüşte ise, 'kadın yöneticisi olan bir şehrin de şehir olabileceği' hükmü vardı. Zira o kadın yönetici imam tayin edebilir, kadıları görevlendirebilirdi. Bunlar için erkek olmasına gerek yoktu. Tabi Hanefi Mezhebinin genelinden ayrılan bu görüşü ve sahibini merak ettim. Ve şöyle bir bilgiye ulaştım:

İmam Kasâni, hocasının 'Tuhfe'tul Fukuha' isimli eserini şerh etmiş, bu eserini çok beğenen hocası Semerkandî, pek çok tâlibi bulunan kızı fakihâ Fatıma'yı kimselere lâyık görmezken bu talebesine lâyık görmüş. Kızı de mehir olarak bu eseri istemiş, yani Bedâiu's-Senâî'yi. Evlendikten sonra da bir hususta fetva verecekleri vakit, Üçü (baba, kız ve dâmad) toplanır, ve öyle fetva verirlermiş. (ben de şuradan gördüm). Acaba İmam Semerkandî ve İmam Fatımâ şerhteki bu görüş hususunda ne düşünmüştür? Semerkandî bu görüşü okuyunca kızına düşman olmayacak birini buldu diye sevinmiş midir? Cevabı nedir bilmiyorum ama Allah bunun gibi hocalarımızı bu devirde de nasib eylesin bize.

10 Nisan 2014 Perşembe

Entecilik

Bir iki ay kadar evveldi, rüyamda ak sakallı bir dede görmüştüm, olayı bir kaç yerde anlatmıştım, ama burayı okuyan varsa (sayıları çok az, biliyorum :ı) diye bir kez daha anlatacağım. 

Bu dede, erkekleşme, erkekliğe özenme manasında 'entecilik' tabirini kullanarak bana öğüt veriyordu (öğüdün içeriğini hatırlamıyorum, fakat dedenin bu enteciliği hoş karşılamadığı aklımda kalmış). Bilenler bilir, 'ente' Arapça'da erkekler için kullanılır. 'Entecilik' de, bir nevi erkeklik taslamak, erkek gibi olmaya çalışmak manasına geliyor (rüyadan yorumladığım kadarıyla). Derken, geçenlerde bir gün Nahiv âlimi olan bir zattan (kendisine seydâ diye hitâb ediliyor) konu ile alâkalı olarak şunu öğrendim: Kurân-ı Kerim'de sadece bir yerde özne (fâil) müennes/dişil olmasına rağmen fiil/yüklem müzekker olarak gelmiş. İşte bu yer de Yusuf Suresi - 30. ayetmiş. Ayet-i Kerime'de bir kadın topluluğundan bahsedilmekte. Fakat 'dedi/dediler' manasında olan fiilin "qâlet" şeklinde müennes olarak zikredilmesi lâzımken, bu ayet-i kerime'de müzekker hâli olan "qâle" şekliyle gelmiş. Bunun sebebi ise bahsedilen bu kadın topluluğunun 'erkeksi' davranış sergilemeleri, bir nevî erkekleşmeliriymiş. Seydâ'yı dinleyince birden münevverlendim ve rüyamı hatırladım, pek sevindirik oldum. Şimdi âyetlerin manasını koyayım, sonra bir iki laf daha edeceğim kısmetse. Evvelâ Ömer Nasûhi Bilmen çevirisi:

"Ve şehirdeki birtakım kadınlar dedi ki: «Azîz'in refikası, genç kölesinin nefsinden muradını almak istiyormuş. Muhakkak ki, onun yüreğini kaplayan ince deriyi bir sevgi parçalamış. Şüphe yok ki, biz onu elbette bir apaçık sapıklık içinde görüyoruz." Ömer Nasuhi Bilmen Yusuf-30

Bu meál bir kaç tanesi içerisinde en sevdiğim olmasına rağmen, aradığım manayı (erkekleşen kadın topluluğunu) tam vermemiş. O sebeple bana oldukça kaba gelen, ama beri yandan da aradığım manayı ancak verebilen bir meál'i daha koymak istedim:

"Şehirdeki bazı kadınlar, "Aziz'in karısı uşağıyla düşüp kalkmak istemiş, ona sırılsıklam 'aşık olmuş. Belli ki kadın iyice azmış" diye dedikodu ettiler." Mustafa Öztürk 

Bu çeviri, erkekleşen kadından ne kastedildiğini ve müennes bir fiil/yüklem yerine müzekkerinin getirilmesinin sebebinin ne olduğunu daha iyi kavramama vesile oldu. İkinci meál'de de görüldüğü gibi, bu kadınların gıybet ederkenki laf atış tarzları bir kahvehâne ortamını çağrıştırmakta: sanki mahallemi erkekleri toplanmış ve mahallenin gözdesi hakkında ileri geri konuşurmuş gibi bir ifâde biçimleri var. İşte bu yüzden erkeklikle nitelenmişler, Allah'u á'lem.

27 Ekim 2013 Pazar

Âlem

O yanda bu yanda görüyorum, Allah'u Tealâ'nın varlığını kanıtlama sadedinde nizam delilinden (bu kadar mükemmel bir âlem ancak bir yaratıcı ile varolabilir gibi) bahsediliyor. Fakat bu delilin haddinden fazla kullanılması bir yana, mevzu neredeyse 'mümkün âlemlerin en iyisi ancak bu olabilir'e ve hatta âlemin kusursuzluğuna getiriliyor. Eğer âlem kusursuzsa başka bir kusursuza niye ihtiyaç duysun? Kusursuz olan kendi kendine de kaim olabilir neticede. Nizam delilini bu sebeple ben daha farklı anlıyorum: âlem, hayatımızı devam ettirebilmemiz ve içindeki her bir varlığa karşılık onu yaratanı hatırlayıp tefekkür etmemiz için tam da olması gerektiği gibi ve nizam da işte bu adetullah diyebileceğimiz âlem'in kanunlarından, o tefekkürden başkası değil. Haliyle nizam delilinden anladığım kusursuz bir âlem aramak değil, o âleme tefekkür ve şükür ile bakabilmek, hatta kusurlarına tevekkül ile sabredebilmektir.

Buna mukabil, âlem'in bir İlah'a muhtaç olmasını karşılayacak delil türü nizam'dan çok hudüs delilidir; yani sonradan olma, değişme - daha güzel ifade edilen şekli ile diyecek olursak - kevn'ü fesad ile hemhal olma hali. Âlemimizin kevn'ü fesad üzere olmasıdır bizi kusursuz, bâki bir zatı aramaya sevk eden. Zira yüzümüzü nereye dönsek bir değişim, kaybolma, belki sonra yeniden oluşma hali karşılıyor bizi. Bulunca seviniyor, kaybedince üzülüyor, yeniden bulunca bu sefer korku ile seviniyoruz; bulduğumuz her an yine kaybolabilir diye. İşte bu sebeple değişim, oluş/yok oluş bizi hüzne sevketmekte; kimi zaman sevindiğimizde de üzüldüğümüzde de göz yaşlarına boğmakta. Ve bu hüzün bizi bâki olana, değişmeyene, o kusursuz olanı aramaya sevkediyor; çoğu kere bulamadığımız için bâkiliği kendimizde arımaya başlıyor, türlü şebekliklere giriyoruz. Ama değişim hep oluyor, hüzün de beraberinde geliyor. Geçmişi, hayatımızda olmayan insanları ve hatta eşyaları bile hatırlıyoruz da kalbimize bir ağrı saplanıyor. Niye ki? Biz fani varlıklar, kevn'ü fesad âleminin canlıları olarak bâkiliği ne biliriz ki onun özlemi ile tutuşur ve hayatımızın akıp gitmesini pek sevimli bulmayız? Bâki'den bize bir zerre verilmiş ise ve biz de onu tatmış isek onu bırakamamış ve peşinden sürükleniyor olmayalım? İşte atamız İbrahim (a.s) da o bâki olan Zat'ın peşinden gitmiş:
فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَبًا قَالَ هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لا أُحِبُّ الآفِلِينَ
Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: «Bu benim rabbimdir.» Fakat (yıldız) kayboluverince: «Ben kaybolup gidenleri sevmem» demişti. - En'am 76 - Tefhim'ul Kur'an
Bu ayet demek istediklerimi öyle güzel anlatmış ki, benim söylediklerim boş. Âlem'e ve onun bizim tarafımızdan kavranılışına dair her şey İbrahim (a.s)'ın şu cümlesinde özetlenmiş: "Ben kaybolanları/batanları sevmem."

27 Ağustos 2013 Salı

Dinde Mantık Olmaz (mı?)

Dinde akıl değil, naklin mühim olduğu mevzu bahis oldu mu Hz. Ali'nin "Din, akılla, görüşle olsaydı, mestin üstünü değil de, altını mesh etmek gerekirdi. Hâlbuki Resulullah, mestlerinin üstünü mesh ederdi" sözü ile bir girizgâh yapılır genelde. Bu söz, aklın aceleciliği yüzünden bazı sırrına vâkıf olamayacağı emirler olduğu hususunu beyân etmek için kullanılsa ne âlâ. Ama genelde akıl hiç mühim değil, nakildir nakil için kullanılınca muhtelif sorunlar meydana geliyor. Zira bu yaklaşım şekli dinî hükümler arasında bir ilişki kurma, adâlet-hikmet arama gibi gâyelere de ket vuruyor; hem tembelleştiriyor hem de semeresi cidden zararlı oluyor. (en uç örneği selefiler ama İslâm memleketlerinin genelinde de vukuu bulan bu değil mi?) Bu yüzden hanefî mezhebinde, bilhâssa ibadetler hususunda akıl yerine nakil tercih edilir; Taabbüdî emirler, sebep aranmaksızın yerine getirilir. Yerine getirdikçe zaten hayatında faydasını, hikmetini görürsün. Buna rağmen âlimler taabbüdî emirlerde de bir gâye aramaktan geri durmamışlar, aklıma gelen ilk örnek (hoşuma da gidiyor bu); namazda gözleri yummanın mekruh olmasına dâir gelen nakil ile yetinilmemesi ve bunun hikmetinden sorulması. Nitekim "eğer huşû bozuluyorsa gözleri yummakta bir sakınca yoktur" görüşü var olduğu gibi, "gözleri yummamak bir sünnettir. Sünnetin terkinde de kerâhat söz konusudur; bunun hikmeti ise namazda her uzvun ifâ etmesi gereken bir mükellefiyeti vardır. Gözünki de tefekkürdür. Eğer gözler yumulursa bu uzvun mükellefiyet hakkı tam yerine getirilmez. sen teemmül ediver." şeklinde bir görüş de vardır. Bu yüzden ben de Hz. Ali'nin bu sözden neyi kastettiğini, hakikaten mestlerin altlarına değil de üstlerine mesh etmenin mantıksız mı olduğu meselesini incelemek istedim. 

Evvela, nakil ve akıl yaklaşımımdan bahsetmem gerekiyor. Nakil benim başlangıç noktam. Eğer nakli öne almazsam aklım şuna da hüküm verir, buna da; aklımın vardığı bu çeşit çeşit sonuca hakemlik yapacak şey nakildir. Mesela namaz niye öyledir (dört rekatlıdır) de şöyle (on rekatlı) değildir gibi bir yaklaşımın varacağı net bir hüküm var mı bilemiyorum. Ama Allah öyle emretmiş, Resulullah (s.a.v) de bu şekilde kılmış rivâyeti geldiğinde baş üstüne diyor, hayatımızı buna göre şekillendiriyoruz. Yine de bir kere bunu kabul ettiğimizde kendi aralarında belli bir mantıksal ilişki de kurabiliyoruz (namazlarda üst sınır olarak 4 ile 8 rekatın kabul edilmesi gibi). O halde nakli başlangıç noktası kabul edip aklı da nakiller arası ilişkiyi düzenleme, nakildeki sebepleri kavrayıp buna göre hüküm verebilme vâsıtası olarak ele alabiliriz (Hz. Ömer'in ganimet toprağına maslahat gereği naklin zâhirine göre değil, sebebine göre hüküm vermesi gibi. 

Şimdi mest üzerine mesh bahsine gelebilirim. Konuya biraz âşina olanların bildiği gibi, abdest ve gusül hakiki bir pislikten temizlenme değil, hükmî bir pislikten (hadesten) temizlenmedir. Eğer hakiki bir pislikten temizlenme olsaydı sadece necasetten tahâret olur, hadesten tahâret olmazdı. Hâliyle ayaklar yıkanırken onlarda bir pislik olması hasebiyle değil, o kısma hades (hükmî pislik) sirayet ettiği için yıkanır. Mestler giyildiğinde de ayakları yıkamak yerine tıpkı başta olduğu gibi mesh verilir. Nasıl ki baştaki hadesten kurtulmak için tamamen yıkanması gerekmez, kezâ mestlerin tamamının yıkanmasına da lüzum yoktur. Yani mestlerin altlarına değil de üzerlerine mesh vermek, nakille bilebildiğimiz hakiki-hükmî pislik ayrımı sonucu gayet makul bir şekildir. Elbette biz bunu Resulullah (s.a.v) bu şekilde yaptığı için yaparız, ama bu mantıksız da değildir. 

Peki Hz. Ali'nin bu sözü ne manaya geliyor? Ben şu şekilde tevil ettim, Allah'u â'lem (parantez içleri bana aittir): 

"Din, (nakil olmaksızın) akılla, görüşle olsaydı (abdest ayeti dâhil hakiki-hükmî pislik ayrımına gitmeseydi), mestin üstünü değil de, altını mesh etmek gerekirdi (zira ayak tabanı üstlerine nisbetle daha çok pislenir). Hâlbuki Resulullah, mestlerinin üstünü mesh ederdi (zira ayaklara sirâyet eden hükmî pisliktir, mest de bir meşakketi def etmek hasebiyle nakil ile meşrudur, o halde altlarına mesh vermek ile üstlerine mesh vermek arasında bir fark yoktur.)"

8 Ağustos 2013 Perşembe

-Mahlukat Arası İlişkiler 3- Birimiz Hepimiz İçin

İlk yazıda şunu yazmıştım:
"Kastedilen, bazen imtihan için, bazen faydalanın diye ve bazen de Allah'ın yüceliğini, onun hayy sıfatının ne derece sonsuz olduğunu tefekkür edip bilesiniz diye (yeryüzündeki her şeyi) yarattı."
Bu yazdığıma şöyle bir itiraz gelebilir: "Keşfedemeyeceğimiz derecede fazla olan varlıkların insan için yaratılması bana fuzuli geliyor. Bu insanın kendini kandırması ve her şeyin merkezine kendisini koyup kibirlenmesidir."
Allah'u Teâl'ayı bilmemiz için bu kadar canlıya gerek yok denebilir ama zaten onların varlığı Allah'ın sonsuz bir hayat ve rahmet bahşetmesi yüzündendir. Allah için şu kadar canlıyı var etmekle bizim keşfedemeyeceğimiz kadarını var etmesi arasında bir fark yok. Var ettiği için zorlanmıyor ki yarattıkları arasında bir kısıtlamaya gitsin. Bilakis o dâima yaratan bir zattır, hâliyle sayabileceğimiz/keşfedebileceğimiz kadar sınırlı yaratsaydı esas garip olurdu. Hem şu an keşfedememiş olmamız bir gün keşfedemeyeceğimiz anlamına gelmiyor hem de zaten bize verilen değer (yeryüzünün bizim için yaratılması) Allah verdiği içindir, bizim övünebileceğimiz, kibredebileceğimiz bir şey değildir. Öyleyse asıl varlık Allah olması hasebiyle yarattığı her şey (insan da dâhil) onu hatırlattığı ve ona ulaştırabildiği ölçüde değerlidir (peygamber ve velileri bu yüzden geri kalan insanlardan ayrı bir yerde tutarız, onlar bizi doğrudan Allah'a ulaştırırlar). Biz Müslümanlar boşuna övgülerin en mükemmeli, en âlâsı hep Allah'a aittir diye duaya başlamıyoruz günde beş vakit, değil mi?

Bana öyle geliyor ki Allah'u Teâla'nın, insan dahil tüm varlıkları insan için yaratmasının manası aslında kendisi için yaratmasıdır. Nihâyetinde insan israf etmeden, helal nimetlerden faydalanarak, haramlardan sakınarak ve her yaratılanı ibret nazarıyla inceleyerek Allah'a ibadet eder; merkeze kendisini değil, Allah'ı kor. Hayatını kendi istekleriyle şekillendirmek yerine Allah'ın isteklerine önem verir. Haliyle İslam, merkeze insanı koyuyor diye değil, Allah'ı koyuyor diye eleştirilebilir, o eleştiriye de can kurban zaten. Bizi yaratana ibadet ediyoruz diye aşağılanacaksak, eleştirileceksek bundan üzüntü değil, sevinç duyarız.

Kâinatmış, şu kadar sonsuz canlıymışı geç. Esas biz birbirimiz için Allah'a ulaşmak üzere yaratılmışız. En güzel ve şaşırtıcı olanı da budur bence. İyisiyle kötüsüyle, mahlukât içinde bazen bizi üzen, bazen sevindiren, en çok da şaşırtan yine insan değil midir? O halde bu kadar canlıyı insan için mi yaratmış demeden evvel insanı da insan için mi yaratmış demek lâzımdır (insandan aldığım tadı hiç bir şeyden alamadım, belki Satürn...yok insan daha iyi).

-Mahlukat Arası İlişkiler 2- Vejetaryenlik

Yazının ilk kısmı için şuraya bakabilirsiniz, zira bu yazı bir nevi onun devamı niteliğinde.

İslâm, insanı yaratılmışlar içerisinde ayrı bir yere koyarken onu her hâlükârda överek değil, ona sorumluluk (mükellefiyet) yükleyerek bunu yapar; insan Allah'a, kullara veya yaratılmış tüm canlılara karşı haddi aştığında bu sorumluluğu yerine getirmediği için yeryüzünde ifsâd çıkaran bir varlığa dönüşür. Yapılması gereken en güzel şey, haddi aşmamaktır. Ama insan her zaman bunu beceremiyor anladığım kadarıyla. İfsâd türlü türlü olabilir ama benim bu yazıda bahsedeceğim konu daha çok Kuran-ı Kerim'de En'âm diye tabir edilen sınıfa dâhil olan hayvanlarla (inek, koyun, deve vs.) bugünkü ilişkimize yönelik. Zira burada da bir haddi aşma var. (Bilhassa) İnekler, tavuklar ya ucuz ve ulaşılabilir olmak için ya damak zevki uğruna ya da çeşit çeşit ürünler (endüstriyel olarak) elde etmek için kapalı ortamlarda yaşamaya zorlanıp işkenceye uğruyorlar (Türkiye'de ise Amerika'ya kıyasla daha çok mezbahalar var, onların da durumu pek iç açıcı değil, dahası bu fabrikasyon üretimin bizde de tamamen yaygınlaşmaması için bir sebep yok). Bu yüzden kişisel olarak iki türlü çözümün var olduğunu düşünüyorum:

1-) Labaratuar ortamında et üretebilmek ve bunun tüm insanlara ulaşacak şekilde yaygınlaşması. Hayvanları kendi hallerinden ayırıp fabrikasyon bir malmış gibi üretmeye çabalamaktan daha iyi olabilir. "Ama o zaman rabbimizin bizim faydamız için yaratmış olduğu hayvanlar ne olacak?" şeklinde bir soru gelebilir. Evvelâ, geçen yazıda da belirttiğim gibi bugün ürettiğimiz araçlar sebebiyle artık hayvanları binek olarak kullanmıyoruz ama yaşamlarını yine de sürdürüyorlar. (at artık eski zamanda olduğu kadar kullanılıyor mu bugün?) Jeale fiilinin değişkenliği burada da söz konusu. Bir gün et yemek için hayvanlara ihtiyacımız kalmazsa, onlar üresin diye uğraşmayız herhalde ve kendi hallerinde yaşayıp giderler (sayıları bugünkü kadar çok olmaz diye düşünüyorum). Ve Allah'ın yarattığı bir varlık olmaları sebebiyle bizim için her dâim değerli olacaklar, değerli olmaları için illâ ki yememiz gerekmiyor. Yine bir önceki yazıda bahsetmiştim, nasıl ki insanın yapmış olduğu evlerden bahsederken Allah'u Teâlâ bu evleri "kendisinin yarattığından" bahsediyorsa, yiyebileceğimiz etler üretebildiğimizde de onun yaratanı yine Rabbimiz olacak (bizi yaratan, bir şeyler üretebilme kapasitesini bize bahşeden ve amellerimize/icatlarımıza izin veren o çünkü).

2-) Bunu beklemek yerine (et üretemeyebiliriz de) bir yandan da vejetaryen bir kültürün yayılmasını sağlamak. Hayattan eti tamamen kaldırmak olarak değil ama en azından Etsiz Pazartesi örneğinde de olduğu gibi tükettiğimiz et miktarını azaltmaya çalışmak şeklinde vukuu bulabilir. Zannımca İslam'a uygun bir çözüm de tamamen Vejetaryenlikten ziyade bu şekilde (coğrafyası uygun olan yerlerde) et tüketimini azaltmak (israfa varmaması için) ve hayvanların hayat şartlarını iyileştirmektir (otlaya zıplaya yaşamalarını sağlamak, keserken acısını azaltacak yöntemleri kullanmak mesela). Et tüketimini azaltmaktan bahsediyorum, zira İslam'ın nâzil olduğu dönemdeki gibi bir hayatımız yok ve hayvanlar da kendi halinde üreyip çoğalmaktan ziyade zorla, bizim boğazımıza yetişebilmek için üretilir hale geliyorlar. Buna karşı olmak için de en pratik çözüm et tüketimini azaltmak gibi geliyor bana (imkan el verdiğince).

Niye Vejetaryenlik'ten ziyade et yemenin azaltılması İslâm'a uygun bir çözüm olur dedim? Zira apaçık bir şekilde et yemenin helâl olduğunu gösteren âyetler var: 
فَكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ إِن كُنتُمْ بِآيَاتِهِ مُؤْمِنِينَ
"O halde eğer onun âyetlerine inanan mü'minler iseniz üzerlerine Allah ismi anılmış olanlardan yeyin" 
En'âm Suresi 118 - Elmalılı Hamdi Yazır 

وَمَا لَكُمْ أَلاَّ تَأْكُلُواْ مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ وَإِنَّ كَثِيرًا لَّيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِم بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ
"Ve Allah mecbur kaldığınız durumlar dışında (yemenizi) yasakladığı şeyleri size ayrıntılı olarak açıklamışken üzerinde Onun adının anıldığı şeyleri neden yemiyorsunuz? Ama bakın, (bu tür konularda) birçok insan diğerlerini (hiçbir gerçek) bilgiye dayanmaksızın, kendi temelsiz görüşleriyle saptırmaktadır. Şüphe yok ki senin Rabbin hak ve adalet sınırlarını aşanlardan tam olarak haberdardır."
En'âm Suresi 119 - Muhammed Esed

Ama haddi aşmamak için et yemeyi azaltmakta veya hayvanların eziyet çekmesini engelleyecek önlemlerin alınmasında da bir sakınca olmadığını düşünüyorum:

كُلُوا مِن طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَن يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَى
(ve İsrâiloğullarına şöyle dedik:) "Size rızık olarak verdiğimiz temiz ve hoş şeylerden yiyin ama bunda ölçüyü aşmayın; yoksa, gazabıma uğrarsınız; Benim gazabıma uğrayan kimse, bilin ki, gerçekten kendini bütünüyle yıkıma sürükleyen kimsedir!"
 Ta'ha Suresi 81 - Muhammed Esed 

Peki bir Müslüman bu âyetlere rağmen vejetaryen olabilir mi? Bu soruyu bana çok sordular, ben de kendime sordum, hele En'âm Suresi 119. âyeti okuduğumda epey irkildiğimi itiraf etmeliyim. Neticede şu sonuca vardım: Beni et yememeye yönelten en mühim sebep "Bu hayvan önüme doğranmış, pişmiş bir şekilde gelmese, kendim kesmek durumunda kalsam kesip yiyebilir miydim?" sorusunu aklıma getirmemdi. Hayır kesemezdim. En azından var olan başka yiyecekler varken tercih etmezdim. Dolayısıyla bir eti yememeyi tercih ettiğimde bunun bana helâl kılınmasını bilmeme rağmen yiyemiyorum. Çünkü onu yemeden evvel bütün bir canlı olarak hatırlayınca yemekten soğuyorum (aynı hatırlamayı bitkiler için yaptığımda iştahlı bir şekilde yiyebiliyorum), yani kendime yönelik bir yasaktan ziyade canımın çekmemesi söz konusu. Buna rağmen, nâdiren helâl olması hasebiyle bir iki lokma yemekten de geri kalmıyorum artık (aman annemler bilmesin, sonra vejetaryenliği bıraktı diye etli yemekleri dayamaya kalkarlar fjhg).

Nihâyetinde Vejetaryenliğin İslâm içinde delillendirilmesinden ziyâde hayvanların hayatlarında iyileştirmeye gidilmesinin ve gerek et, gerekse diğer yiyecek/giyecek her şey olsun israfa varmamak için tüm Müslümanların özel terbiyeden geçmesinin mühim olduğunu, bir gün Müslüman Cemaati/topluluğu, et yemezliğin insan ve çevre için daha iyi olacağına karar verirse (belli bir icma'ya varırsa), o zaman vejetaryenliğin de gündeme gelebileceğini söyleyip bu bölümü de sonlandırabilirim.

-Mahlukat Arası İlişkiler 1- Xaleqa (خلق) ve Jeale (جعل)

Girizgâh:

Uzun zamandır (yaklaşık iki yıl) vejetaryenliğin İslam'a uygun olup olmayacağı üzerine bir yazı yazmayı istiyordum ama hem yeterli birikimim yok hem de Kurân-ı Kerim'e kendi isteklerimi söyletme korkusundan dolayı bir şey yazamadım, süründürdüm de süründürdüm. Derken Etsiz pazartesi'ye vejetaryenliğin İslam'a uygun olup olmadığı cinsinden sorular gelince, arkadaşlar benden bir yazı yazmamı rica ettiler. Başta kabul ettim, sonra yine aynı çekincelerden dolayı erteledim. Zira Vejetaryen bir bakış açısıyla ayetleri eğip bükebilirdim ve hâlâ daha aynı çekinceye sahibim. Ama yazmazsam da aklımı devamlı kurcalayacağı için yine de korkumun üstüne gidip bir şeyler yapmaya çalıştım (yazı dizisinin Vejetaryenliği olumlayacak bir şekle bürünmemesi kuvvetle muhtemel, şimdiden belirteyim; hayal kırıklığı olmasın). Yanlışlarım bol olabilir, Rabbim ıslâh etsin. 

Vejetaryenlik bahsine geçmeden evvel Kurân-'ı Kerim'de insan ve diğer mahlukat'tan nasıl bahsedildiğini irdelemek gerek. Dolayısıyla bu yazıda Xaleqa ve Jeale fiilleri üzerinden bunu incelemeye çalışacağım. Bu hususta bana yardım etmekten çekinmeyen, bu iki fiil arasındaki farkı Jâil/Xâliq failleri üzerinden anlatan ve kafamda iyice yerleşmesine sebep olan Mehmet Server'e ayrıca teşekkür ederim, Allah râzı olsun.

***
İslâm'a göre insan tek bir zât tarafından yaratılmış olması sebebiyle diğer mahlukatla ortak (En'am Suresi 38) özellikleri olan ama buna rağmen onlardan ayrılan bir varlıktır. Onu ayıran, günümüzde fazlaca vurgulandığı şekliyle zekâ değil, İslâm'da kullanıldığı haliyle akıldır. Yani sahibini, beşeriyetin getirdiği çeşit çeşit arzulara kapılıp kötü şeyler yapmaktan alıkoyan meleke. Akıl vasıtasıyla insan Rabbini bilir, hak ile bâtıl arasını ayırır, kendi dâhil tüm mahlukatı idrâk eder; bu yüzden akıl insana emanet edilen ve onu diğer canlılardan ayıran bir özelliktir (akıl sadece akletme değil, amele de dökmektir). Ama İslâm'a göre insan ancak var olan bu bilkuvve/potansiyel aklını iyi yönde kullanırsa mahlukattan ayrı, üstün bir konuma gelebilir (halife olabilir). Bu potansiyele rağmen beşerî özelliklerine kapılır, Rabbini unutur, halife olmanın hakkını veremez ve yeryüzünde ifsâd çıkarırsa esfelü sâfilin oluverir (yaratılmışların en aşağısı). Niye, çünkü ona verilen emanetin hakkını yerine getirememiş ve verdiği ifsâd da buna nisbetle tüm mahluktan daha fazla olmuştur. Dolayısıyla insan için "Kainâtta miniciğiz, o kadar ki şu nokta bile bizden daha büyük kalır/diğer canlılarla bir farkımız yok" bakışı Kurân-ı Kerim'e uygun değildir. Hem insana verilen nimete hakkıyla şükretmeyi engelleyeceği hem de yüklendiği sorumluluğu azaltabilmesi hasebiyle bu bakış sorunludur.

***
İnsan aklı (ve bir de elleri?) vasıtasıyla etrafını kendi isteğine göre şekillendirebilen bir varlıktır diyebiliriz. Haliyle yeryüzünden faydalanabilmek de onu ifsât etmek de en çok insan eliyle gerçekleşiyor. Kuran'ı Kerim de bu iki duruma dikkat çekmiş ve hem yeryüzünün bizler için yaratıldığını vurgulamış hem de onu en çok bozabilen varlıkların bizler olduğuna dikkat çekmiş:
هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُم مَّا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ 
O, o hâlikdir ki yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra Semaya inayet buyurdu da onları yedi sema halinde nizamına koydu. o her şey'i bilir bir alîmdir. 
Bakara Suresi 29. ayet - Elmalılı Hamdi Yazır

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
 (Allah'ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.
Rum Suresi 41. ayet - Muhammed Esed 

Bu iki ayeti birleştirdiğimizde yeryüzünde var olan ne varsa (kendimiz dâhil) bizim için yaratılmıştır ama bu istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz anlamına gelmiyor. Sizin için yaratıldı ama yiyip içip azgınlık edesiniz diye değil, istifâde edip isrâf etmeden-haddi aşmadan faydalanın diye. Bakara 29. ayette Allah'u Teâlâ, Xaleqa fiilini kullanıyor ve sizin için yaratan diyor. Yeryüzünde ne varsa bizim için yaratıldı, peki bu illa ki ondan faydalanacağımız anlamına mı gelir? Hayır, o zaman hınzırı nereye koyacağız? Üstelik (denizler dâhil) adını sanını bilmediğimiz çeşit çeşit canlılar var. O halde bizim için yaratılması genel bir ifade. Kastedilen, bazen imtihan için, bazen faydalanın diye ve bazen de Allah'ın yüceliğini, onun hayy sıfatının ne derece sonsuz olduğunu tefekkür edip bilesiniz diye yarattı. Nitekim yeryüzünde var olan her şeyden biri de biziz ve biz dâhil var olan her şey, inanan insana Allah'u Teâla'nın varlığını hatırlatır. O zaman ben bu ayeti en genel manada tüm yaratılmışlardan yola çıkarak yaratana varmak, onun hayy sıfatının yüceliğini müşâhede edip hayrete dalmak, isrâf etmeden yaratılmış şeylerden faydalanmak olarak alıyorum. 

Gelelim Jeale fiiline. Jeale fiilinin manası çok aslında ve Kurân-ı Kerim'de de bu çeşitliliğini görürüz. Bu manalardan biri de "yaratma" manasında kullanılmasıdır. Ancak "sizin için yarattı" cümlesi en çok Jeale fiiliyle gelir ve mana Xaleqa'dan farklı olarak genelden daha çok hususileşir. Mesela En'am Suresi 97'de "yıldızları sizin için yarattı" denmekle yetinilmez, "Kara ve denizlerin zulümâtında (karanlığında) hidayete eresiniz (yolu bulasınız) diye sizin için yarattı (jeale)" şeklinde daha hususi bir mana ile kullanılır. Xaleqa'da fâil sadece Allah iken, Jeale'de insan vâsıtasıyla Allah'tır (yani insan cüz'i iradesi ile amel eder, Allah da külli iradesini kullanıp bu fiilin sonuçlarına izin verir/yaratır manasındadır). Bu yüzden Xaleqa asli ve dolaysız, Jeale ise değişken ve dolaylıdır:
وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّن بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ
Ve size, dinlenme yeri olarak kendinize ev (yapma imkan ve yeteneğini) veren; size, hayvanların derilerinden, konup göçerken kolayca taşıyabileceğiniz barınaklar; (kaba) yünlerinden, ince yumuşak yünlerinden ve kıllarından dayanıklı ev eşyası ve daha kısa süreli kullanımlar için başka eşyalar (yapma imkan ve becerisini) bahşeden de Allah'tır. (meali parantezle okuduktan sonra bir de parantezsiz okursanız dediğim biraz daha anlaşılabilir -eyfi)
 Nahl Suresi 80. ayet - Muhammed Esed

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ
Allah odur ki sizin için (en'amı) o yumuşak başlı hayvanları yarattı, onlardan binid edinesiniz diye, hem onlardan yersiniz. 
Mu'min Suresi 79. ayet - Elmalılı Hamdi Yazır 

Bu iki ayette de Xaleqa yerine jeale fiili kullanılmıştır. Niye? Çünkü, hayvana binen, onun etini yiyen, evleri yapan insandır ama hem insanı yaratan hem de o fiilleri işlemesine izin veren Allah'tır. Rabbimiz, insanın bir şeyler yapabilme kâbiliyetini ona bahşeden olduğu için bunlardan bahsederken fâil olarak kendisini zikretmiştir (ama insan vâsıtasıyla gerçekleşir bunlar). Ve işin içine insan girince de değişkendir. Nitekim bugün hayvanları kullanma şeklimiz değişmiştir. Artık onlara binmek için pek de iltifat ettiğimiz söylenemez değil mi?

***
Sıra geldi fiil değil, fâil olan Jâil ile Xâliq arasındaki farktan bahsetmeye (bu farka büyüklerimiz değinmiş, bana da Mehmet Efendi haber eyledi). Bunun için şu iki âyete bakmamız gerekiyor evvelâ:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن صَلْصَالٍ مِّنْ حَمَإٍ مَّسْنُونٍ
Ve düşün o vaktı ki Rabbın Melâikeye: ben, demişti: salsâlden, mesnun bir balçıktan bir beşer halkedeceğim.
Hicr Suresi 28. ayet - Elmalılı Hamdi Yazır 

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
Yâd et o zamanı ki, Rabbin meleklere «Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım» diye buyurmuştu. Melekler de, «Yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın? Bizler ise Sana hamd ile tesbih eder, Seni takdîs eyleriz» demişlerdi. «Şüphe yok ki sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Ben bilirim,» diye buyurmuştur.
Bakara Suresi 30. ayet - Ömer Nasuhi Bilmen 

Evvelki ayette, Allah'u Teâlâ beşeri halketmekten (xâliq), ikinci ayette ise yeryüzünde halife kılmaktan (jâil) bahsetmiştir. Yâni, beşeriyetten hâlife olmaya giden yol uzun bir yol ve her insan da hâlife olamaz. Ancak beşerî (hayvansal güdüleri) Allah'a taat ve ibadetle terbiye eden, Allah'ı bilen, yeryüzünde bozgunculuk, ifsâd çıkarmayan, isrâf etmeyenler halife olabilir. İşte bu mana da, jeale fiilinin dolaylılığına işâret eder. Allah'u Teâlâ bilkuvve halinde her insanı halife olacak şekilde yaratmıştır ama insan bu emânetin hakkını yerine getirirse halife olabilir. Bu manada yeryüzünde halife kılacağım ayetine mazhar olan ancak hediyenin hakkını verendir. Bu hediyeyi mahveden ve beşeri isteklerinin peşinden sürüklenen ise ancak bir beşer olabilir, halife değil.

Ekleme: Bu yazıyı yazdıktan sonra En'am Suresi'ndeki bir ayet için Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili tefsirine baktım. Bu iki fiil arasındaki farka orda da değinilmiş, merak edenler şuradaki dördüncü paragraftan okuyabilirler.

4 Nisan 2013 Perşembe

Kavvam


"Kavvam, boyu posu güzel, yakışıklı olan. Bir işe kefil olan. İşlere iyi bakan, ilgilenen." Hep "İslam ve Kadın", "İslam'da Anne" gibi mevzular konuşulur da "İslam ve Erkek", "İslam'da Baba" gibi konu başlıkları pek görmeyiz. Genelde İslam = erkek gibi algılandığı için herhalde ekstradan başlık açma gereği duyulmuyor ama ben bugün kavvam'ın üstünde duracağım. Klasik olarak kavvam genelde kadından daha üstün olmak anlamlarında kullanılıyor, burada üstünlüğü daha sorumululuk sahibi olmak diye tefsir edebiliriz esasında ki kavvam kelimesinin manası buna müsait. Sorumluluk da ele alınırken genelde erkeğin cihad yapması, kadını koruyup kollaması, geçimi temin etmek gibi sebepler açıklanır da iş çocuklara geldi mi kavvamdan esame okunmaz ve belediye seminerleri başlıkları "iyi bir anne için neler gerekli?" tarzında olur. Oysa İslami bir aile geleneği içinde annenin evladına karşı tek sorumluluğu onu 'doğurmak'tır. Başka hiç bir şey yapmasa bile çocuk annesinin hakkını ödeyemez, zira kadın hem anne olma potansiyeli yüzünden her ay çektiği eziyetle hem de hamilelik sırasındaki zorluklarla yeni bir varlığa sebep olma sorumluluğunu yerine getirmiştir. Ötesine karışmak zorunda değildir; ne emzirmek ne eğitmek.

Erkekse baba olana kadar nesebini devam ettirmenin hiç bir zorluğunu çekmemiş ve hatta bunun zevk yönünden faydasını görmüştür. O halde muhtaç olan bir varlığın yaşamını sürdürmek onun sorumluluğundadır. Bu yüzden karısı emzirmek istemese de süt annesi tutmalı, çocuğunu eğitmelidir. Mirastan kadının iki katı pay alması da bu yüzdendir. Kavvamlığı sadece ekonomiye hapsetmemek, gerçek sorumluluk sahibi olmak cinsinden ele almak gerekir. Bakalım o zaman kaç erkek çocuk isteyecek, kaç erkek birden fazla eşe sahip olmak isteyecek? Dahası Belediye, tez elden İslami bir aile için kolları sıvamalı 'İslam'da iyi bir baba nasıl olmalı?' seminerlerine başlamalıdır. Ama erkeğin işine gelir mi bu hiç? Kavvamı tam ele aldığımızda kadın doğurunca özgürleşirken erkek bağımlı hale gelecek. Hem doğumdan evvel hem sonra var olan özgürlüğünden kim vazgeçmek ister ki? Çocuk bakma sorumluluğu altında erkek ezilirken bu sefer kadın mı rahatlasın? Kavvamlığı kadını baskı altına almak için meşru görürken iyi de bu sorumlulugun altından kim kalkabilecek?

1 Şubat 2013 Cuma

Geleneksel taklit

Devamlı bahsedilir, İslam geleneği taklit üzerine kuruludur, eleştiriye yer yoktur diye. Cidden haklılık payı olabilir ama ne kadar? Hadi fen ilimlerini es geçeyim (o konuda hiç ahkam kesemem) ama İslami ilimleri cidden inceleyip, kitaplarını okuyup mu bu sonuca varıyoruz? Yoksa Batı'da olduğu gibi gözümüze çarpacak denli değişiklik olmadığı (buraya da soru işareti koyayım) ve geleneğin içersinde yol almaya çalıştığı için mi böyle bir yargımız oluyor? Bunları soruyorum, zira geçenlerde Taftazani'nin Ömer Nesefi akaidine yazdığı şerhe göz gezdiriyordum. Konu cüz'ün lâ yetecezzâ ve kelam alimlerinin filozoflara karşı delilleriydi. Taftazani'nin kendisinin tuttuğu taraf Kelam alimlerinin yanı olsa da, bu konuda onların getirdiği delilleri zayıf buluyor (âyân bölümü, sayfa 117). Dahası müteahhirin Eşari kelamcıları da genelde kelam alimleri ile filozofların arasında kalıyor bu konuda. Evet, gelenekteki görüşü terketmiyorlar belki ama bu konudaki delilleri de zayıf bulabiliyorlar. Bu tarz itirazlara, delil zayıflıklarına kimi fıkıh kitaplarında da denk geliyordum. Belki gelenekten kopacak denli genel değil ama fıkıhtaki detaylarda özellikle bu tarz eleştiriler olabilir. O yüzden hep taklide dayanıyordu, eleştiri olmuyordu diye kestirip atabilir miyiz pek emin değilim.

(notumu koydum, ilerde emin olurum belki).

17 Aralık 2012 Pazartesi

Cennet

Kendimi bildim bileli cennet tasvirlerinden, daha doğrusu hazza olan vurgularından sıkılmışımdır, bunun sebebi sanırım tasvirlerin çok da ilgimi çekmemesiydi. Yani okuduğumda bu hazlar olmasa da olur yaa, dediğim çok oluyordu. Sonraları feminizmle tanıştığım dönemlerde bu yerini kızgınlığa bıraktı, niye erkeklere böyle iltimas geçiliyor da şöyle güzel, böyle alımlı hurilere konuyorlar diye çıkışıyordum. Bir dönem de öyle geçti gitti, kızgınlık yerini daha çok "ehh cihada teşvik için elzem tabi böyle tasvirler" düşüncesine bıraktı. Sonraları da aslında müzekker sıgasıyla gelen ayetlerin kadınları da içine alabileceği ihtimali kafama yattı. Nitekim pek çok hüküm ayetindeki müzekker cemi sıgası (erkek topluluğu için getirilen kalıp) kadınları da içine alabilecek bir genişlikte kullanılıyordu. Ve huri kelimesi erkek cinsini de (veya belki, aslında cinsiyetsizliği? -eyfi) içine alabiliyor bazı yorumlara göre. Ama işin ilginç tarafı şu ki bu bilgi bende bir heyecana sebebiyet vermedi, tee yine başa döndüm. "Eee, kadınlar için de huri var, büyük hazlar var. E ama yine ilgi çekici bir şey yok, cennet bunun ötesinde olmalı sanki?" demeye başladım. Aradığım bu değildi, yani eşit olmak da pek ilgimi çekmedi.

Zira bir cennet var madem, niye bu dünyada içine hapsolduğum haz yönünden bakayım ve onları doyurabileceğim sonsuz bir yer olarak göreyim? Tee başından o hazza ihtiyacımın olmaması, o hazzın çok daha ötesinde, şu an hayal edemeyeceğim haller yaşayabilecek olmam çok daha heyecanlı geliyor mesela. Bu yüzden rabbi seyretmek veya devamlı onunla bir olmak, yani kendisine yokluk bulaşmamış bir varlığı tamamen hissedip varlığı köküne kadar, hiç bir zaman hissedemeyeceğim yoğunlukta hissetmek ve belki de varlıkla ilgili tüm bilgilere vakıf olmak. Kısacası cennette dışarıdan gelecek etkilerle yoğun bir hazdan çok, onlardan bağımsız olarak içten gelen daimi bir mutluluk, yoğun bir huzur halini yaşamak istiyorum. Bu dediklerime yakın ayetler de haliyle ilgimi daha fazla çekiyor:


وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمُ الأَنْهَارُ وَقَالُواْ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلا أَنْ هَدَانَا اللّهُ لَقَدْ جَاءتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ وَنُودُواْ أَن تِلْكُمُ الْجَنَّةُ أُورِثْتُمُوهَا بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ

"(ki, oraya girmeden önce) onların içlerinde (takılıp kalmış) olabilecek düşünce ya da duygu türünden uygunsuz ne varsa silip atacağız; orada önlerinde dereler-ırmaklar çağıldayacak; ve onlar: "Bütün övgüler, bizi bu (bahtiyarlığa) eriştiren Allaha yakışır; çünkü eğer O bize yol göstermeseydi biz asla doğru yolu bulamazdık! Ve Rabbimizin elçileri bize gerçekten de doğruyu söylemişler!" diyecekler. Ve (bir ses): "İşte geçmişte edip eyledikleriniz sayesinde kazandığınız cennet, bu!" diye yankılanacak" 
Araf-43. - Muhammed Esed. 

"Bazı yüzler o gün mutlulukla parlayacak, Rablerine bakarken.
"
Kıyame  22-23. Muhammed Esed.


Şu an yazarken bile heyecan duymadım desem yalan olur. Yalnız bir saniye? Yukarıda dediklerimle bir çelişki içerisindeyim. Yani ben de cennetle ilgili bu dünyada elde edemediğim bir şeyin özlemi içerisindeyim ve aslında tam da bu yüzden 'cennet dediğin şöyle olmalıdır' deme hakkına sahip değilim. Çünkü başka birisi için bu hazlar büyük önem taşıyabilir ve istediği de tam olarak bu hazların doyurulmasıdır. Onun isteği de benim isteğim de makul, ikisi de bir özlemden besleniyor ve cennetle ilgili hayalleri bu özleme bağlı oluyor. Yine kim bilir, her ikisi de bu dünyada, hayalindeki cenneti gerçekleştirebilmek için çalışıyor?